|
|
|
Tarih : 18.07.2009 - 05:39:19 |
|
| Âkif İnan ne yaptı?
Akif İnan, şiir kitapları ile, fikir eserleri ile, yazıları ile ve kurucusu olduğu bir sivil toplum kuruluşu ile kozasını ördü. Öğretmen olarak çok sayıda talebe yetiştirdi. 1960lardan beri bir mücadelenin içinde oldu. |
|
| |
Hayatı 12 Temmuz 1940 yılında Şanlıurfa’da doğdu. İlk ve ortaokulu Urfa'da, liseyi Maraş'ta bitirdi. Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 1972 yılında mezun oldu. Öğrencilik yıllarında Hilal dergisi ve yayınlarını 1962-64 yılları arasında yönetti, 1964-69 yılları arasında Türk Ocakları Genel Merkezi'nde müdürlük yaptı. 1969-72 yıllarında Türk Taşıt Sendikası'nda sendikacılık faaliyetinde bulundu. 1977den 1980 yılına kadar Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptı. 1980 yılında Hacc görevini yerine getirdi. Kurucusu olduğu Eğitimciler Birliği Sendikası ve Memur-Sen Konfederasyonu'nun Genel Başkanlığını 1993-2000 yıları arasında yürüttü. 1999 yılının Haziran ayında kanser hastalığına yakalandığı anlaşılarak Ankara'da hastaneye yatırıldı. Tedavilerden ümit kesilince isteği üzerine Aralık ayında götürüldüğü Urfa'da 6 ocak 2000 yılında bir Ramazan gecesi vefat etti. İlk ve yazı şiirleri 1957'den itibaren mahalli gazetelerde çıktı. 1959'da Derya adlı bir gazete yayımladı. 1969 yılında Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt'la birlikte Edebiyat dergisinin, 1976'da Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören ve Ersin Gürdoğan grubu ile Mavera dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Daha çok Edebiyat dergisinde çıkan yazıları ile, ayrıca 1977'de Yeni Devir gazetesinde Akif Reha imzası ve kendi adıyla yazdığı köşe yazılarıyla tanındı. 1998'de Kanal 7'de kültür ve sanat programı hazırlayıp sundu. Bazı ürünleri de Türk Ruhu, Türk Yurdu, Filiz, Yeni İstiklal, Hilal gibi gazete ve dergilerde yayımlandı. 1998'de Divan ve halk şiiri geleneğinden yararlandığı şiirleriyle kendi kuşağının usta şairleri arasında gösterildi. 1982'de KASD Deneme Ödülü'nü aldı. 1995'te Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'ta yapılan Türkçe'nin Üçüncü Uluslararası Şiir Şöleni'nde kendisine Türkmenistan'ın ünlü şairi Mahdum Kulu Şiir Ödülü verildi. Ölümünden sonra Urfa Belediyesi tarafından aynı yıl adına şiir yarışması düzenlendi. " Akif İnan, Divan şiiri nazım biçimini, hece veznini ve halk şiirini bir arada kullanma başarısını göstermiştir. Onun şiiri, bu yönüyle klasik şiirin üslup hususiyetini ve ifade kudretini modern zamana taşıyan bir şiir özelliği taşımaktadır. Akif İnan, Divan şiiri ile günümüz arasında bir köprü kurmuş ve Türk şiirine yeni bir duyarlık kazandırmıştır. O, şiirlerinde, sosyal konuları, aşkı, tabiatı, sade bir ifade biçimiyle yansıtabilme başarısını göstermiştir. O'nun şiiri, 'yerli düşüncenin ürünleri'dir. 'Zamanı aşıp çağı yenileyen' şiirlerdir. Akif İnan, modern çağda millî ve geleneksel bir ses olarak Türk şiirinde kendine has bir yer edinmiştir. " ESERLERİ Şiir Hicret (1974) Tenha Sözler (1991) Deneme-İnceleme Edebiyat ve Medeniyet Üzerine (1972) Din ve Uygarlık (1985) Türk Edebiyatı (ders kitabı). HAKKINDA YAZILAN ESERLER Nuri Pakdil / Akif İnan'a Mektup (Yedi İklim, sayı: 120, Ocak 2000) Alaeddin Özdenören / Şiirin Geçitleri (1996) M.Adil Oymak / M.Akif İnan'ı Farklı Bir Anlatım (Harran dergisi, sayı: 60, Ekim 1999) Nazif Özrürk - Mehmet Atilla Maraş - Ali Fuat Bilkan - D.Mehmet Doğan - Rasim Özdenören - Erdem Bayazıt - Alaeddin Özdenören - Ersin Nazif Gürdoğan - Hasan Seyithanoğlu - Korkut Soylu - Ramazan Kaplan - Rıfkı Kaymaz - S. Ahmet Kaya - M.Asım Gültekin - Şükrü Karatepe - Arif Ay - Mehmet Sılay - Oktay Çağlar - Ahmet Fidan - M.Sait Uluçay - M. Fatih Uğurlu (Türkiye Yazarlar Birliği / Mehmet Akif İnan Kitabı, 2000) D.Mehmet Doğan / Bölünük Ülkede Bir Yitik: Mehmet Akif İnan (Kafdağı dergisi, sayı: 52, Mayıs 2000) İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Sözlüğü (2001). "BÖLÜNÜK ÜLKE"DE BİR YİTİK: MEHMED ÂKİF İNAN D. Mehmet Doğan "Günleri bir secde hızıyla geçip/Erişsem mahşere bir iftar gibi" diyen Âkif İnan'ın Türkiye'nin dört bir yanından gelen dostları, Ramazan bayramı arefesinde Şanlıurfa'nın adını Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'dan alan beş asırlık Hasan Padişah camiinde saf tuttular. Önce cuma namazı, ardından cenaze namazı kılındı. Kalabalık cemaat, tarihî şehrin dar ve dolambaçlı sokaklarını yıllar boyunca sayısız kereler arşınlamış bir memleket çocuğunu omuzları üzerine alıp Harrankapı mezarlığana doğru yöneldi. Eski Urfa'nın, kalabalık çarşılarından, sâkin mahallerinden; kemerlerin, kafeslerin ve cumbaların altından, hüzünlerini veya neşelerini dışa vurmayan yüksek taş duvarlı evlerin önünden geçerek mezarlığa ulaşıldığında cemaatin bir ucu hâlâ Hasan Padişah Camii'nin önünde bulunuyordu... Mehmed Âkif İnan yaşadı mı? Ertesi gün, Türkiye'de yayınlanan "ulusal" dağıtımlı gazetelerin bir yarısı Mehmed Âkif İnan'ın ölüm ve cenaze haberini geniş olarak verdiler. Kaybedilenin önemini, değerini ortaya koydular. Diğer yarısında ise tek satırlık haber yoktu. Mehmed Âkif İnan onlara göre yaşamadığı gibi, ölmemişti de! Türkiye'deki bölünmüşlüğün medya boyutu gelecek planlayıcıları için birşeyler anlatıyor olmalıdır. M. Âkif İnan bu ülkenin insanı değil miydi? Şiir ve fikir kitapları bu ülkenin matbaalarında basılmamış, kitabevlerinde satılmamış, kütüphanelerine girmemiş miydi? M. Akif İnan, bu ülkenin kanunlarına göre kurulan bir memur sendikaları konfederasyonunun başkanlığını yapmamış mıydı? Yoksa, bu yayın organları bu ülkenin yayın kuruluşları değil miydi? Onların başka bir Türkiyesi mi vardı? "Bir zırha büründüm bu çağa karşı... " Mehmed Akif İnan'ın cenazesine hemşehrileri yanında, çoğu sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri olmak üzere Urfa dışından çok sayıda katılım vardı. Türkiye Yazarlar Birliği, Hak-İş, Memur-Sen yöneticileri ve şairin uzun yol arkadaşları bayramı öteki dünyada yapacak olan Âkif İnan'ı uğurlamaya gelmişlerdi. Uzun yol arkadaşlarından, Mavera dergisini birlikte çıkardıkları Erdem Bayazıt ve Rasim Özdenören olağan bir uğurlamanın tabiîliği içinde vakarla dururken, yine kadim arkadaşlarından eski milletvekili Hasan Seyithanoğlu, "artık toplanıyoruz, birer birer buluşma yerimize gidiyoruz" diyordu... Âkif İnan, "Umut Gazeli"nde "Bir zırha büründüm bu çağa karşı" der. Bu çağ, tanığı olduğumuz çağ, insan olmanın yollarını tıkayan, insanlık haysiyetini ayaklar altına alan; zulmün, işkencenin, sömürünün, yoksulluk ve sefaletin zirvede olduğu çağdı aynı zamanda. Çağımızın aydınlatma araçlarının parıltısı arttıkça, insan kişiliğine yaydığı karanlığın şiddeti de artıyordu. Bu çağda zulüm kitleselleşmişti, sefalet kurumlaşmıştı. İşin diğer yönü, zulmü eğlence, sefaleti mutluluk gibi sunan kitle iletişim araçları ortaya çıkmıştı. Mehmed Akif İnan, çağa karşı zırhını büründükten sonra, "Çağı kurtarmanın bir eylemidir/Çağ dışı görünen ilgimiz bizim" diyerek insan haysiyetinin davacısı olduğunu söylüyordu. Âkif İnan ne yaptı? Akif İnan, şiir kitapları ile, fikir eserleri ile, yazıları ile ve kurucusu olduğu bir sivil toplum kuruluşu ile kozasını ördü. Öğretmen olarak çok sayıda talebe yetiştirdi. 1960'lardan beri bir mücadelenin içinde oldu. Şiirde, hemşehrisi büyük Nabî'nin hikemi şiir tarzını benimsedi. Az ve öz yazdı. Duygu ve lirizm değil, düşünce, akıl ve tefekkür şiirinin özünü teşkil ediyordu. Bütün heyecanlarını hikmete büründürmeye çalıştı. Edep senin, sabır benim derimdir. * Yeter bize vefa elbiseleri. * En iyi anlatış artık susmaktır. * Istırap varoluş şartı oldu. * Acılar güvence ölümsüzlüğe. * Candır aşkın bedeli. * Her eylem yeniden diriltir beni. Gidenin götürdükleri Âkif İnan, 1960'lardan beri, başta Türkocağı çevresi olmak üzere bir çok kültür ve sanat çevresinde bulundu. Türkocağı'nda yüklendiği görevden ötürü, eski neslin ünlü simaları ile birlikte oldu. Hamdullah Suphi, Osman Turan, Emin Bilgiç, Arif Nihat Asya gibi isimlerle olan hatıraları bir dönemin kavranması bakımından önemliydi. Üstad tanıdığı Necip Fazıl'la olan yakınlığı, bir tavır adamı olan Osman Yüksel Serdengeçti ile münasebetleri bir dönemin tanıklığı bakımından değer taşıyordu. Umarız ki Akif Bey bu dönemle ve kişilerle ilgili hâtıralarını yazmıştır. Eğer yazmamışsa, bir dönemin tanıklarını ve tanıklığını da yanında götürmüş demektir. Merhum, istikamet sahibi idi. İstikameti doğrultusunda yürümek kararlılığına da sahipti. Doğru bildiğini işler, doğru olanı söyler ve doğru yolda yürünmesi için asabiyet gösterirdi. Necip Fazıl'ın hitabet üslubundan aşırı abartıları ve nefsiyle ilgili kısımları çıkardığınızda, Akif Bey'in konuşma tarzını elde ederdiniz. Urfalı gırtlağı, tok sesi ve kültürel birikimi, bir zamanlar onun bilhassa gençler nezdinde aranan bir hatip olmasına yol açmıştı. Bu hüviyetiyle Türkiye'nin dolaşmadığı yeri kalmamıştı. Türkiye kültürel bakımdan bölünük ülke konumuna düşürülmeseydi, Âkif İnan kişiliği ve eserleriyle daha yaygın bir etki uyandıracaktı ve bu ülkemizin ve insanımızın lehine olacaktı. Âkif İnan, bizim kazancımızdı, kendini başka bir Türkiye'de sananların kaybı olduğunun anlaşılması için kültürel bölünüklüğün sona ermesini beklemek gerekecek ne yazık ki! Âkif Bey'le Türkçenin 3. Uluslararası Şiir Şöleni'nde yol arkadaşlığı yapan Mehmet Doğan, İnan’ı şöyle anlatır. Yol arkadaşlığı, insan tanımanın belli başlı tarzları arasında sayılmıştır. Âkif Beyle, bir çok seyahatte beraber olduk. Türkiye Yazarlar Birliği'ne kuruluşundan itibaren destek oldu, ilgi gösterdi, faaliyetlerinin içinde bulundu. Genel kurullarını yönetti, Şiir şölenlerine katıldı. Türkmenistan'daki Türkçenin 3. Uluslararası Şiir Şöleni'nde Mahdum Kulu Büyük Ödülü'nü aldı. Şölenden sonra bir heyet halinde bugünkü varlığımızın temel coğrafyalarını, Horasan ve Harizm bölgelerini, gezdik. Merv, Ürgenç (Gürgenç, Cürcaniye), Hive gibi şehirlerin ya harabelerini ya da bugüne kadar ulaşmış ve ayakta duran, bütün insanlığın medeniyet mirası olan eserlerini müşahede ettik. Selçuklu Devleti'nin kuruluşunu sağlayan, dolayısıyla bugünkü devletimize kadar gelen bir oluşumu hazırlayan Dandanakan Savaşı'nın geçtiği alanı gördük. Merv'de son Selçuklu Sultanı Sencer'in arza bir çivi gibi çakılmış, harebesi bile muhteşem türbesini ziyaret ettik. Moğol istilası sırasında bütün saldırılara rağmen yıkılmayan türbenin açık mavi renkte olan kubbesi vaktiyle bir günlük yoldan görünürmüş. Merv'den kuzeye, şimdi idare merkezi olan ve bize Dede Korkut coğrafyasını çağrıştıran Taşhavz/Taşoğuz/Dışoğuz'a geçtik. Buraya yakın bulunan Harizm'in merkezi şimdi "Köhne Ürgenç" denilen Gürgenç harabelerini gezdik. Burada 12. ve 13. asırların büyük mutasavvıfı, bir çok tasavvuf akımının yol açıcısı Necmeddin Kübra'nın kabrini ziyaret ettik. Necmeddin Kübra, her tarafı yakıp yıkan Moğollara karşı bizzat karşı koymuş, bulunduğu medenî merkezi korumaya çalışmış bir şahsiyetti aynı zamanda. Seyahatimiz, dünyanın sayılı müze şehirlerinden, 14. asırdan bu yana yapılmış eserleri barındıran Hive'de sona erdi. Dönüşümüzde, Rasim Özdenören Bey'e Âkif Bey'le Necmeddin Kübra'nın türbesini ziyaretimizi anlatmıştım. Köhne Ürgenç'i gezerken şiddetli bir rüzgar esiyor ve fevkalade toz kaldırıyordu. Âdeta bulunduğumuz arabanın içinden çıkmaya cesaret edemiyorduk. Nihayet müze haline getirilmiş olan bir medresinin avlusuna kendimizi attık. Bu medresenin odalarındaki etnografik malzemeyi incelemeye başladık. Esasen medresenin iki yüz metre kadar yakınındaki Necmeddin Kübra türbesini de ziyaret etmek istiyorduk. Fakat bu havada bir hayli zor olacaktı. Biz bunları düşünürken bir yağmur başladı, rüzgar kesildi ve tozlar ortadan kalktı. Necmeddin Kübra'nın kabrini şimdi çok net görebiliyorduk. Kısa mesafeyi rahatça geçip türbeye ulaştık ve fatihamızı okuduk. Bu ziyareti Rasim Özdenören'e anlatırken, nükte kabilinden "Necmeddin Kübra kerametini gösterdi, yolumuzu açtı" demiştim. Rasim Bey, buna karşılık "ziyaretçilerin kerametini de ihmal etmemeli!" nüktesi ile cevap verdi idi! SANATI Akif İnan, yetmişli yıllarda biçim ve düşüncede geleneğe yaslanarak ve beslenerek şiirini oluşturdu. Serbest söyleyişin egemen olduğu bir dönemde, Hicret şiir kitabında şiirimizin ses zenginliğini oluşturdu. Biçim ve düşüncede geleneksel, söyleyişte modern ve açılımları olan şiir kurgusunu bırakmadı. Sonraki kuşaklar önceki şiirden beslenip büyüdükleri halde, dalından düşen palamut misali köklerini yok saymaya yeltendiler. Zaman eleği herkesi hakkettiği yere oturtacaktır. Yazarı bir edebiyat bilimci olmasına karşın, şair. Edebiyata ilişkin teoriyi şiir duyarlığıyla yazdı. Edebiyat ve medeniyet ilişkisi, içiçeliği üzerinde durdu. Yeni dönemde Üstad Sezai Karakoç'tan sonra edebiyat üzerine yerli düşünce ve sanatın öncülerinden. Mavera'da; koronun merkezinde durdu. Hem şair, hem yazar, hem düşünce, hem de eylemiyle. Üstad Necip Fazıl'dan sonra boşalan kitap kürsülerini dolduran bir hatır. Edebiyat, medeniyet ve şiir üzerine gür sesiyle tane tane konuştu. Mavera sürecinde, ilden ile, kasabadan kasabaya koştu, koşturuldu. Büyük bir boşluğu tek başına doldurdu. Eylem adamı. Siyasetten pek hoşlanmamasına karşın, bir bilinç ve düşünce adamı sorumluluğuyla medeniyet bağlısı memurların öncüsü ve bayrak taşıyıcı. Bir menhus illete yakalanıncaya kadar cepheyi bırakmadı. Ali Haydar Haksal bu konuda üstattan şu tavsiyeyi aktarır. Bana uyarısı: Siyasaya bulaşmamam konusunda oldu. Siyasaya harcayacağım zamanımı, sanata ve öyküye ayırmam yönünde oldu. Belki de onu dinlemediğim bir tek konu bu oldu. Ama edebiyatı ve sanatı bırakmadan, kendimi ödün olarak ortaya koydum. Bir öykü kitabı çok şeye değiyordu nazarında. Yedi İklim'in her sayısının çıkışında gönendirdi. Derginin hacimli olmasından şikayetçiydi, ama bir ay boyunca doyasıya okuduğunu belirtiyordu. Özel sayılarımızda müthiş moral buldu. Yazamadığından ötürü sıkılıyordu. Özel sayılar için yazı istediğimizde, konuşmayı tercih etti. Üstad Necip Fazıl'dan sonra; gazetedeki köşesinde Üstad Sezai Karakoç ve Üstad Nuri Pakdil ad ve sıfatlarını telaffuz eden ilk isim. Kendilerinden sonraki kuşaklara, büyüklerine karşı nasıl davranılması gerektiğini örnekledi. Hakbilir, hakşinas ve içtenlikli bir zerafetti. Gönül ehliydi. Edebiyat dünyasındaki yakın dostlarına, bizlere bu yönünü belli etmediği gibi ihsas da ettirmedi. Kendi dünyasında, bağlılarıyla arasında kaldı. Kişilik olarak nüktedan, espirileri bol ve güleç yüzlü. Doğrultuya bağlılığımızdan ötürü, Mavera'dan sonra Yedi İklim'i topluluklarda andı. Kalben, ruhen bize omuz verdi. Üstad Sezai Karakoç sayısında içtenliğini esirgemedi. Hiç tedirgin olmadı ve bunu belli de etmedi. Hayatta iken kendisine ilişkin dergide bir bölüm veya tasarımız, hastalığıyla zorunlu bekleyişe girdi. Şimdi ona karşı mahcubuz. Vefatının 5. yıldönümünde andığımız merhum Mehmet Akif İnan’a tekrar Allahtan rahmet diliyor, beni sabırla dinlediğiniz için sizlere de teşekkür ediyorum. Mescid-i Aksa'yı Gördüm Düşümde Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu. Varıp eşiğine alnımı koydum Sanki bir yeraltı nehri kaynıyordu. Gözlerim yollarda, bekler dururum 'Nerde kardeşlerim' diyordu bir ses. İlk kıblesi benim ulu Nebimin Unuttu mu bunu acaba herkes. Şimdi kimsecikler varmaz yanıma Resulden yoksunum, tek ve tenhayım. Rüzgarlar silemez gözyaşlarımı Çöllerde kayıp bir yetim vahayım. Mescid-i Aksa'yı gördüm düşümde Götür Müslüman'a selam diyordu. Dayanamıyorum bu ayrılığa Kucaklasın beni İslâm diyordu. Adsiz Gazel Yanışlar ağıtlar elimde değil İçimin sesi hiç üzmesin seni Kaçmak mı mümkün mü alınyazımdan Kaderdir yüklendim yıkılmışlığı Sen attın bilmeden kuyuya taşı Dinemez yankısı mahşerde bile Bir kutsal emanet gibi sır gibi Ve bir ayıp gibi saklarım seni Başımda kavganın kıyameti var Okşadım ismini kitap içinde Her akşam bir düşle kundaklanırım Sözümün bittiği yerde başlarsın Yılların alnıma çektiği çizgi Kocalttı başımı bir ehram gibi Yaslasam gövdemi karlı dağlara Sonsuz bir uykuya kavuşsam bir gün . Ağ Ve bir sofra gibi sersem önüne Yerli düsüncenin ürünlerini Insani kirleten heykeller gördüm Günesi karartan kiyamet gibi Ey yolda kaybolan ezilen haber Asarak zamani yenile cagi Betonlar mezardir düse sevince Saksilar dogaya özlem eylemi Siir bahcemizdi gökdelen oldu Aklimiza nasil bak gülen oldu Soyumu yüklendim bu cag icinde Urfa bir dag gönlüm bir bag icinde . Akşam Yüzünde elleri sonsuz denizin Gömelim yüreğe dediğim durum Saçların en derin bir gökyüzüdür Varamaz ellerin merdivenleri Her an bir güvercin çırpınır durur Kalb atışlarında ve gözlerinde Bir sırdır içinde evler anneler Çocuklar başında bir yeşil çelenk Göklerden bir haber gibidir umut Görünmez bir yerde saklanmış mahcup Su gibi içtiğin çok zor son on yıl Sadakat anıtı bir sonbahardır Duygu ve sabırdan bir deri giydin Kuşandın demektir ölümsüzlüğü Bulutlara gömülü sedeften yüzün Dünyanı kuşatmış destansı hüzün Anama Mektup Satırlarıma başlamadan evvel, Selam eder, ellerinden öperim ana. Kim bilir, kaçıncı akşamındayım gurbetin, Ve kim bilir, kaçıncı mektup yazışım sana. Ne zaman ki bir kağıt, bir kalem alsam elime, Şu koskoca şehirde, yanlışlar kadar yalnızlığımı; Yalnızlar kadar yanlışlığımı yazmak isterdim sana. Ve de bütün bu yalnızlığımı, Dünyanın en güzel çiçeklerinin kokusunda eritip; Sana sunmak, boynuna sarılmak isterdim. Lakin, gel gör ki ana; Ölüm, her köprü başında kanlı eşkiyâ, Araplı rampalarında zavallı yokuş. Kaderse, üç çizgiden ibaret alnımda; Hayat, tabut, açık kafeste kuş.... Dün, sabaha karşı geldim eve, Postacı, kapının altından atmış mektubunu. Her zamanki gibi, yanlış yere yazmışsın adresimi, Canım anam benim, Gözleri yaşlı, elleri kınalı anam benim. Mektubunun ilk satırında sormuşsun halimi, Değişen bir şey yok ana, Her zamanki gibiyim yine; Üç paket sigara günde, Akşamdan kalma iki bardak demli çay, Bir dilim kuru ekmek her öğünde, Üzülme; Ölmeyecek kadar bir şeyler yiyorum. Sıhhatime de bakıyorum meraklanma, Serin olursa havalar; Kahverengi hırkamı da giyiyorum. Lakin, bu şehir tüketmiş beni ana, Bu kadar dayanmış zavallı ciğerim. Yine şükür Allah'a iyi kötü soluyorum. Hele bir de öksürük tuttu mu; Boğulacak gibi oluyorum. Buralarda üveyikler ötmüyor ana, Seher vakti sürüler inmiyor dağlardan. Caddelerden Kızılırmak akmıyor. Kekik kokusu gelmiyor Hasan Dağları'ndan; Bu kızgın asfalt bile, hasretin kadar yakmıyor. Tezek dumanı tütmüyor fabrika bacalarından, Bu yüksek binalar, kerpiçten yapılmıyor. Bizim köy buradan gözükmüyor ana. Şimdi, bizim köyde olacaksın, Vuracaksın bulgurun göbeğine yufka ekmeği, Soğana bir yumruk atacaksın; Dikeceksin tepene sefer tasında ayranı... Bunlar hep hayâl ana, biliyorum; Anası ölmüş kuzular gibi, Sabaha kadar meliyorum. Dün gece rüyamda gördüm seni; Hasta yatağında yatıyorsun. Sarılmak istiyorum sana, bana kaşlarını çatıyorsun. Kahrettin beni anacığım; Oysa ki sen benim burnumda tütüyorsun. Beddua etme kurbanın olayım, Ayağında turabın olayım anam. Öyle dargın gözle nazar etme; Rüya da olsa çatma kaşını, Gurbeti bana mezar etme anam. Senelerdir tesellim yok; Her memleket sürgün bana. Tek dostumdu seccâdem; O tek dostum dargın bana. Kahretsin bak, şimdi gene ağladım... Kıymetini anacığım; Gurbete düşünce anladım. İşte ana, durumum ahvâlim böyle, Yine geldi ayrılık vakti; Köyde kimi görsen selamım söyle: Deli Bilâl, Ayşe Teyze, Muhtar Emmi, Elmas Hanım, Sokaklarında gençliğimi bıraktığım köyüm. Bir daha koklar mıyım havasını, Bir daha görmeden ölür müyüm? Anacığım, Nurlu ellerinden bir daha, bir daha öpüyorum; Hepinizi Allah'a, emanet ediyorum... Babamin Gazeli Yeni aya karşı dua ederdi Ağlardı kesilen zeytin dalına Ağlardı evliya kıssalarına Saksıda taşırdı kışın baharı Korkuyu sevinci yayan gözleri Kitaba gözlüktü derin gözleri Anamın en kutsal barınağıydı Esli alfabeyi candan severdi Toprağa dosttu ölüme hazır Taşırdı soyunu gövdesi gibi Bir destan büyüttü namustan aşktan Midenin harama düşmanlığından Bir Işık Yalımı Gözlerin kalbime değmeden önce İstanbul o kuşlar acep nerdeydi Deniz ki dilimin lugat kitabı Şarkılar kardeşim onlar nerdeydi İçimde sürekli yağmur bulutu Ormanlar nehirler güller nerdeydi Bir ışık yalımı parmaklarındir Anamın kızımın eli nerdeydi Ülkemin çığlığı her saat zili Nerde ortadoğu savaş nerdeydi Gözlerin kalbime değmeden önce Acılar gülüşler düşler nerdeydi DARAĞACI Bir türkü buldurur anmalar seni Sesime uygular sonra yakarım Kalbim ki sürekli davul solosu Ve aşkın bedeli candır ölümdür Saçların aklımın darağacıdır Saçların ki çeken sona sonsuza Yıldızlar gözlerin denetler beni Yıllardır günlerim bir gözaltıdır Şiirden halılar ayaklarına Umuttan zincirler ayaklarımda İçimin zehrini konuşsun diye Beklerim rüzgardan haberlerini Doğ Ey Güneş Her eylem yeniden diriltir beni Nehirler düşlerim göl kenarında. Doğ ey güneş erit taştan adamı Ve kurut taşları diken elleri. Kurtuluş haberi olsun dünyaya, Ayırma üstümden bir an gölgeni -Nakarat- Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin Doğayı çarptıran konumlarına. -Nakarat- Babamın gölgesi koruyor beni Ah ne güzel şehir bu eski şehir. -Nakarat- Dönüştür ey kalbim bahçeli eve Anlamı ezen o makinaları. -Nakarat- El Gazeli Ellerine Sarin Kalbimin içini O ayla boyanmis nar ellerine Bahar ellerine giydir düsleri Göksel sarkilari sar ellerine O kar ellerine yar ellerine Deme sabah aksam var ellerine Rüzgar mi asker mi biçti yolumu Önünde kaç engel var ellerine Bitirip su kara kuru ekmegi Göç etsem diyorum yar ellerine. Ey Beyaz Ela Bir on yil öncesi uzakta diye Bu yanlis düzeni sürdürmek neden Sanma mesafeler koparir beni Ve yillar eskitir birligimizi Bir gecelik bir uyku gibidir zaman Yillarca sürsede ayriligimiz Mani olunmus bir adam direnir durur Utanir ve korkar kefenlenmeden Zamanimi calan bir kara ekmek Durur yüregimde bir kursun gibi Bir adim atarsak kafes kirilir Belki birden erir zincirlerimiz Ey uyku ey anne gel kurtar beni Ezildim aklimin hesaplarinda Ey anne ey uyku ey beyaz ela Bir ciginlik bulsam kurtulsam yahut Sazdan bir yapiya dönüstü birden Cürüyen bu kentin apartmanlari Bütün vakitlerim sana ayarli Iste hesabini rüyalarimin Yoklugun icimde duvarlar örer Nasil kan toplanir gülüslerinde İstanbul Bir kapalı çarşı büyür gider Ben gönlümden başka yerde olamam Piyano üstüne birkaç söz yani Aşksız ve müziksiz herşey anlamsız Şefkatten terlikler sergilenmeli Bir çocuk yanağı ayaklarında Varla yok arası yürüyen ilgi Tereddüt heykeli bir sinemadır Suskunluğu bölen kızgın bir sitem Unutulmuş vitrinde pol ve virjini Huzur limanına uğrar mı bilmem Sonsuza yönelen vapurlarımız Anı galerisi kutlu İstanbul Fatih'ten asılar sürdürmektedir Sokaklar insanlar hep bize küstü Deniz kenarında bir öğle üstü Kaside O düşlerde kalan şarkılarımı Gözlerin getirir sabahlarıma Hoyrat saçlarıma seslerin rüzgar Papatya dişlerin bahar haberi Aydınlığında yol bulduğum yıldız Bin parçadır şimdi derin göklerde Akşamlar güvercin gibi gelirdi Yeniden güçlenen gençliğimize Günleri bir nakış gibi örerdin Umut bir zırh gibiydi omuzlarımda, Çağı kurtarmanın bir eylemidir Çağ dışı görünen ilgimiz bizim Eylülün kıyısı son durağımdır Bir adım dönemem arkam uçurum Yazma derse yazmam rüya gözlerin Bastığın toprağa şiirlerimi Bozgunlardan çıktım kan içindeyim Yeni bir savaşa kuşandır beni Seninle giyinen kurak yılları Anarak yaşamak istemiyorum Ve tekrar yaşamak tekrar yaşamak Şimşek gibi geçen o saatları Bir kurşun yağmuru altında kaldık Anıtı dikilse korkusuzluğun Bu yoksul türküler bitsin diyorum Sana hicret ettim yılgınlıklardan Mahzen Cevir gözlerini icimden yana Sirrini saklayan mahzeninim ben Uzat umutlarini düslerime dek Hic birsey degil hep seninim ben Bu yazgi bizlerin ortak ülkesi Hüznün sevincin ve güveninim ben Topragim günesim mevsimim sensin Suyunum havanim ekmeginim ben Birlikte uyandik ayni uykudan Öncen sonran eskin ve yeninim ben Seninle ilgimiz bir heves degil Iyi bil neyimsin benim nenim ben Melce Bir kase su gibi dökülse kuma Kuramlar kollayan dik başlı aklım Rüzgarın başıma verdiği şekil Yol olsa içimin ormanlarında Unutsam eşyanın gürültüsün Rengini suların tadını gülün Günleri bir secde hızıyla geçip Erişsem mahşere bir iftar gibi Genişle ey kalbim kardan sözlerle Ayıkla ve yıka pıhtılarını Ölüm Gel anla ve yaşa doğrusal hüznü Acılar güvence ölümsüzlüğe Senden her kaçtıkça sana yaklaştım Göç nasibim özlem kanımdır benim Bu tenha dünyanın ürküntüsünü Ekledim gövdeme bir parça gibi Bir sözdür susuşun bir ince fikir Bin yorum getirir aklıma birden Gövdemi kurşunlar sererse yere Kırgın bakışların değdi bilirim Ve ölüm konuğum olduğu zaman Duyduğun vicdanın ayak sesidir. Sarnıç Adağı olduğum gülücüğüne Gör ne ucuz pazardır Yeni bir bakışla kavradın beni Barış mı kavgamıdır Sürsün bitmesin bu onurlu ilgi Bu çağın çıkmazıdır Bir kuru sarnıçtır sensiz hayalim Candır aşkın bedeli Ey dil ey kalbimin öksüz çocuğu Azığın ağıt senin Gözlerin içimin tutukevidir O bir özge meydandır Düşlerim seninle kuşatılmıştır Ağzım değmez eline Sensin Özgürlük menşurum kanatlarından Toprağım devletim bayrağım sensin Maddemsin mânamsın varım yoğumsun Ufkumsun yakınım uzağım sensin Göklerim yerlerim dağım denizim Yanım yönüm solum ve sağım sensin Annem babam atam kardeşim yavrum Evim barkım bahçem ve bağım sensin Övüncüm şerefim sözüm şiirim Saklım gizlim köşem bucağım sensin Seslerin kalbimin dudaklarında Zamanım dönemim ve çağım sensin Ümidim cihadım şafağım sende Hicretim menzilim durağım sensin Seninle olmaktır ahdım yeminim Ordum emirim ve otağım sensin Şehir Gazeli Her eylem yeniden diriltir beni Nehirler düşlerim göl kenarında Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin Doğayı çarptıran konumlarına Doğ ey güneş erit taştan adamı Ve kurut taşları diken elleri Babamın gölgesi koruyor beni Oh ne güzel şehir bu eski şehir Dönüştür ey kalbim bahçeli eve Anlamı ezen o makinaları Kurtuluı haberi olsun dünyaya Ayırma üstümden bir an gölgeni Şan Rüya gibi atlar ve erler vardı Her bahar yürürdü düşman üstüne Ülke coğrafyası bir dilim vardı Yunusun Galibin soylu gergefi Şanlı gözyaşları yıkardı içi Yağmurla dönülür dualar vardı Babalar amcalar kardeşler vardı Anneler dayılar halalar vardı Düğünler hamamlar halaylar vardı Üstünde yol alan destanlarımın Edepti yoğuran güzelliğimi Zekattı üreten zenginliğimi